Bana esip geçmeyi anlat *

“Pencereden usul usul giren rüzgar!”* sıcak bir sonbahar gününü serinletirken ait olma duygusunun mekanlarla ilişkili olup olmadığını düşünüyorum. İnsan dünyaya gelir gelmez bulunduğu yeri yadırgamıyor mu? Ağlaması bundandır denir ya, ben ayrılıktan olduğuna inanırım. Karanlık, sıcak, sulu ve güvenilir bir yuvadan ayrılmaya feryat ederiz.
sea-landscape-7488433
Moda’dan Kalamış’ı gösteren balkondan giren rüzgar, bir mekandan ayrılıp diğerine koşan, “esip geçmeyi” öğreten sevgilidir.  Ağaçların, dönüşen mevsime teslim olurken bıraktıkları yükü alıp götüren de odur. Denize bakarken huzur duyan insanın, anne karnında yaşadığı suyun içindeki huzuru özlediğini de iddia edenler olur. Oysa rüzgar, Moda sahilinde dalgaları köpürtüp durmakta sonra Eminönü’ne doğru yol almaktadır. Bir sonraki durağı neresidir?

Moda burnunda çoğu 1960- 1980 arasında inşa edilmiş binaların arasından, rüzgarın denize doğru uzanan Kalamış sahilindeki bayrakları havalandırmasını izliyorum. Yelkenlileri şişirip şişirip götürmekte, onlarla birlikte göçmekte olan kuş sürülerine yol vermekte, bulutları buradan alıp başka yere taşımakta. O ait olmak nedir bilmiyorsa ve şikayetçi değilse ayrılıktan, kendisini kainatın efendisi sanan insan gerçekten büyük bir yanılgı içindedir.

Ünlü dondurmacı Ali Usta’nın önünde bir top dondurma için ağlayan çocukların, araba sesleri ve kornalarının uyumsuz nota dizilimleri arasında rüzgarın onca gürültünün arkasına saklanan uğultusunu duymak, isterim. Hatta isterim ki adalardan dönen bir vapurun düdüğü, 19. yy’dan kalan son hatıramız Sarıca Köşkü’nün sessizliğini yırtsın.

Moda Caddesi’nden bir yoğurtçu, domatesçi, eskici falan da geçsin istiyor insan. Mum gibi derli toplu bir evin salonu nasıl yaşanmamış hissi uyandırıyorsa, sokak satıcısının bağırmadığı bir sokak da yaşamıyor olabilir. Ayrıca, martıların kulak tırmalayan bağırtıları olmadan sahilde olduğumuzu nasıl anlayacağız? Neyse ki biraz sahile doğru uzandığımızda hala martıların sesi bölüyor araba kornalarını da yosun kokusuyla birlikte  denizi duyabiliyoruz. Ancak sıkışan trafiğe çare bulacağını umduğumuz polisin megafondan yükselen nevrotik ses tonuyla denizin rüzgarlı rüyasından uyanmak an meselesi.

Sahile inen merdivenler artık nasıl rengarenkse, Moda’nın sesleri de öyledir aslında. İç gıcıklayan seslerin ardından imdada caz müzisyenleri yetişebilir. Sokak ortasındaki bağırış çağırış bir kavgayı akordiyonun yumuşak ezgileri bastırabilir. Sokağın bir an öldüğünü zannedersin, Waffle kokusuyla diriliverir. Yazın dondurma kuyruğuna girenler kışın, kumpire malzeme seçer gibi üzerini meyve ve reçellerle doldurdukları Waffle kuyruğundadır. Biraz aşağıda Koço Meyhanesi yaz kış misafirlerini ağırlamaktadır.

Eskiciler, leğenciler geçmiyor artık evet, hatta yazın dondurma almak için birbiriyle yarışan arabaların trafiği tıkadığı bir sokaktan bakıyoruz Kalamış resmine ama bisikletli bir grup da Gezi direnişçileri de sloganlarla girebilir resmimizden içeri.

Uykumu bölen bir sarhoşun narası bana sokağın da uyandığını hatırlattıktan sonra yine evimde miyim diye sorarım rüzgara. Ait miyim dünyaya, Moda’nın sokaklarına, denizine, tatlarına … Yalnızlığın örtüsü müdür bu kalabalıklar? İlk ayrılığın acısı müebbet midir? Dondurmanın keyfine varan bir çocuğun ağzındaki şeker gibi eriyip gider mi her şey?
Kalamıştan yelken getirir, yağmur bulutu götürürsün, dünyada özgürce hüküm sürersin. Söyle o zaman hep esmek gerek?

“Sana esmeyi anlattım” der rüzgar, ‘esip geçmeyi anlattım…”

Ben de susarım.

*Rüzgar, İlhan Şeşen

(Eylül 2013)

Reklamlar