Gerçeğe dokunabilir misiniz sosyal ağlarınızdan?

 featured-235

(Görsel  blog.turkcell.com.tr ‘den alınmıştır)

Sosyal ağlarla çoğumuz önce Facebook sayesinde tanıştık. 2004 yılında “TheFacebook” adıyla Harvard Üniversitesi öğrencisi Mark Zuckerberg tarafından kurulan Facebook önceleri ABD’deki üniversite öğrencilerinin kullanımı için geliştirilmiş 2007 yılında tüm dünyaya açılmıştı. Facebook’tan önce de arkadaşlık siteleri, sosyal ağlar vardı ama Facebook’un farkı insanların gercek hayattaki arkadaşlarını fotoğraflı bir deftere kaydeder gibi internet ortamına taşıyor olmasıydı. Yıllar önce hayatın farklı yönlere savurduğu arkadaşlar birbirini bulabiliyordu. Facebook’un popülaritesini hızla artıran da buydu.

facebook-karikatur-02

karikatür www.egonomik.com ‘da yayınlanmıştır

Facebook’un ilk günlerini haırlayalım, ilkokul arkadaşlarımızla buluştuk, çeşitli uygulamalarla birbirimize sanal çiçekler, çaylar, rakılar, kurabiyeler gönderdik, hatta gerçek hayatta çok az yapmamıza karşın birbirimizi dürdükleyip durduk. Sevdiğimiz filmlerin, kitapların, müzisyenlerin listelerini, fotoğraflarımızı paylaştık, Sanalın gerçek hayattakine benzer duygular vermesini çok sevmiştik. Ekranlardan sunulan gerçekliğe epey kaptırdık kendimizi. Arkadaşlarla buluşma toplantıları yerini, neredeysen “Face”ten bildirmeye ve fotoğraflmaya bıraktı. Bazıları her mutlu anını fotoğraflayıp yayınlama yarışına bile girdi. Sanki insanların hayatlarındaki her olay ekranlardan bildirilmeliydi. Bilgisayar ekranlarından duyurulmamış olan da gerçekleşmemiş sayılabiliyordu. Sokakta bir arkadaşına rastlasan ‘naber ne zamandır yoksun nerelerdesin?” diye sorsan ‘Face’e yazdım ya İngiltere’deydim” diyebiliyordu.

Sonra sıra oyunlara geldi, saksıya çiçek bile dikmemiş kişiler Farmville ile birer çiftçi oldular. Yaz kış demeden mısır, darı, çilek ektik, ağaçlar bir günde meyve veriyordu, çilekler 3 saatte yetişiyordu. Sevmez miyiz? Fena halde hayata benziyor ama üretme ve ürettiğini paylaşma arzularımızı zahmetsizce tıklayarak saniyede yaşama şansı veriyordu. Traktörlerin benzini de gerçek hayatta olduğu gibi el yakıyordu zaten, yeni bina falan yapmak için arkadaşlarla dayanışma yaparak alet edevat paylaşımı da şarttı. Üretme, paylaşma, dayanışma, başarma duyguları öyle ya da böyle yaşanıyordu işte…

Bugün dünyada 1 milyardan fazla insanın, kurumun tabiri caizse şeceresini barındıran Facebook böylece tüm hayatımızı kayıt altına aldı. Çıksan çıkılmıyor, silsen silinmiyor. Biri bizi birkaç özelliğimizle listeleyip bir yere yazmaya kalksa “fişlendik” diye yeri göğü inletirken kendi kendimizi her özelliğimizle kayıt altına almış bulunmaktayız. Büyük Birader’e kendimizi teslim etmemiz işte böyle tereyağdan kıl çeker gibi oldu. Meşhur Zeit Geist (Zamanın Ruhu) belgesininin finalindeki iddia aklımdan gitmez. “Sırada ne var?” sorusu belgeselde “herkese chip takılacak” cümlesiyle yanıtlanır, Üstelik güvenlik, sağlık gibi nedenlerle insanlar kendi rızalarıyla taktıracaklardır bu chipleri.

Twitter’a gelince… Twitter hayatımıza Facebook kadar kolay girmedi ama öyle görünüyor ki ana akım medyanın yerini alacak kadar gümbür gümbür girdi. Öyle bir mecra ki bizi binlerce kişi takip ediyor ama onları çoğunu tanımıyoruz. Adı üstünde bir mikro blog platformu 140 karakterlik küçük birer köşe yazarıyız sanki. Meramımızı 140 karakterde anlatabilmek zeka, bilgi, dile hakimiyet de istiyor. Bu haliyle biraz daha düşünen yazan bir kitleye hitap ediyor gibi. Twitter’ın etkileşimi de bol, yazdıklarınıza anında cevap geliyor, paylaşılıyor, sevdiğimiz yazar, bilim insanı veya politikacılara kolaylıkla ulaşabiliyor, 140 karakterle de olsa iki çift laf edebiliyoruz.  Ayrıca hashtagler (etiketler) oluşturup bir slogan etrafında buluşabiliyoruz. Etiketlerimizle gerçek hayattaki bir aktiviteye çağrı yapabiliyor, sosyal medya kampanyaları düzenleyebiliyoruz. Üstelik ne kadar çok sayıda ve farklı kullanıcı bu taglere yazarsa etiketlerimiz TT, yani “Trending Topic’ (gündem) olabiliyor ülkenin gündemini bile belirleyebiliyoruz. Ana akım medya haberlerinde Twitter’daki açıklama ve gündemlere referans veriyor. Gündemdeki bir mesele de ana akım medyanın haberlerinde artık sıklıkla “.… olayı sosyal medyaya taşındı, şunlar bunlar TT oldu” cümleleriyle yer alabiliyor.

twitter-ve-tayyip-erdogan-karikaturu-708469

”Twitter diye bir bela var’ diyen Başbakan Erdoğan’a Belçika Basını’nda karitakürle verilen yanıt

Kabul edelim ki Twitter’ın Türkiye’de bu gündem belirleme gücü, örgütleme, hızlı haber alma özellikleri en yoğun şekilde Gezi eylemlerinde ortaya çıktı. Ana akım medyanın Gezi Parkı’na sahip çıkan, özgürlük isteyen, ötekileştirmeye başkaldıran yüzbinler yerine penguen belgeselleri yayınladığı günlerdi Haziran 2013. Gezi eylemlerinin ana akım medyaya yansımaması ya da düşük yoğunlukla, sansürlü şekilde yer alması Türkiye’de Twitter’ın etkin kullanımına geçilmesi konusunda bir dönüm noktasıydı. İnsanlar Twitter üzrerinden haberleşiyor, medyada yer almayan olayları “vatandaş gazeteciler” fotoğraflarıyla bildiriyordu. Bu sayede hem vatandaş gazetecilerimiz hem de “Twitter fenomenlerimiz”in sayısı da arttı.

Kasım 2013’ü idrak ettik ve ana akım edyamız hala sansürlü, sermaye ve siyasal gücü elinde bulunduranların yönetiminde. Twitter bu açıdan en azından şimdilik özgür. Facebook hükümetle işbirliği yapıyor ama CEO’nun açıklamalarına göre Twitter işbirliği yapmıyor. Bu açıdan Facebook’un kaybettiği itibarı Twitter korumaya devam ediyor.

Sosyal medyayı kontrol etmenin başka yolları da var ebette ve iktidar bunu keşfetmekte gecikmedi. AKP siyasi teşkilatlarına sosyal medya eğitimi vererek Twitter ve Facebook’a yönlendirdi. 6 bin kişilik yandaş gündemi çapulcuların değil ana akımda olduğu gibi iktidarın belirlemesine çalışacaktı. Medya sansürünün Twitter versiyonuyla tanıştık bu sayede, yani “spam”la. Bazı kullanıcıların hesapları askıya alınmaya başlandı. Nasıl mı? Twitter’da bir hesabı takip edenlerin belli bir yüzdesi kadar kişi o hesabı spam raporu olarak bildirdiğinde hesap askıya alınıyor. Örneğin Can Dündar gazetesinden çıkarılmasının ertesinde Twitter hesabı açmış, hemen spamlanarak hesabı kapatılmıştı. Ancak bu kontrol yöntemi pek işe yaramış gözükmüyor, zira Twitter sosyal medyada gerilla tipi bir iletişim platformu sunuyor, “düzenli ordu”yla da baş edilmesi zor gözüküyor. Son haberlere göre sosyal medyayı kontrol etmek için yeni yöntemler aranıyor. Türk Telekom’un içerik dağıtım ağı ve altyapı servis sağlayıcısı ABD merkezli Akamai ile internetin, özellikle sosyal ağların hızını artırmak için işbirliği yapmasını yeni kontrol yöntemi olarak yorumlayanlar var. Twitter’ın kullanıcıların IP adreslerini vermemesine bir çözüm yolu bulma amaçlı bu anlaşmanın yapılmış olabileceği iddia ediliyor.

Twitter’ın hızlı enformasyon sunma avantajının yanında bilgi kirliliğini de hızla üreten bir mecra olduğunu kabul edelim. Twitter, dezenformasyon, kara propoganda ile manipülatif  amaçlı kullanılabiliyor. Algı yöneticileri iş başında klavyelerinin sihirli tuşlarına dokunarak davranışlarımıza hislerimize hükmetmeye çalışıyorlar. Gezi dolayısıyla siyasi bir iletişim platformu özelliği kazanan mikro blogumuz ayrıca bol bol sahte haberciler de üretiyor, fenomenlik sevdasına kapılanlar oluyor. Bazıları bulunmadıkları eylemlerde bulunmuş gibi gösteriyorlar kendilerini. Sahte benlikler yaratıyorlar. Timeline karakterler, suretlerle dolu. Örneğin, çevreci olmayan biri profiline doğa fotoğrafları koyarak, başka yerlerlerden aldığı bilgileri tweetleyerek kendisini kolaylıkla çevreci gibi gösterebilir. Hatta çevreci eylemlerinden fotoğraflar koyarak orada bulunmuş gibi yapabilir. Böyle örnekler gördük ve görmeye devam ediyoruz. Bunlar da Twitter’ı itibarsızlaştıracak ve güvenilmez hale getirecek dezavantajlar ne yazık ki. Hiç şüphe yok ki sosyal medya da dahil tüm mecraların güvenilirliğini belirleyen temiz bilgidir.

İnternetin yaygınlaşmasıyla kitle iletişim araçlarının etkileme gücünün, sosyal yapıların, bireysel hayatlarımızın, iş yapma biçimlerinin yeniden tanımlandığı, dönüşüme uğradığı günümüzde Orwell’ın 1984 romanında bahsettiği kontrol edilme öngörüsü çoktan gerçekleşti. Bu izlenme durumu sadece sosyal ağlar üzerinden de olmuyor, kameralar, kredi kartları, internet üzerinden alışveriş… Ne kadar dijitalleşirsek o kadar bir yerlerde iz bırakıyoruz ve her araç her içerik yeni bir enformasyon da üretiyor. Adeta enformasyonda boğuluyoruz.

tumblr_lqfqs7gXqf1qzkdpho1_r1_1280

Orwell’ın öngörüsünü onayladık yaşadık, kontrol edildik. Peki ya Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’daki kehanetleri? Orwell’ın uyarısı dıştan dayatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündeydi Huxley’in görüşüne göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader’e gerek yoktu. Huxley’e göre insanlar düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojilerden hoşlanmaya başlayacaklardı. Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu kitapların yasaklanmaya gerek duyulmayacağı çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağı şeklindeydi. Orwell, hakikatin bizden gizlenmesinden korkuyordu, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından. Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahfetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahfedeceğinden… (1)

Sanal dünyanın belki de en acayip yönü bizi birer suret haline getirmesidir. İnsan ister istemez 1980‘lerde simulasyon kuramını öne süren  Jean Baudrillard’ı hatırlıyor. Ona göre Körfez Savaşı ekranlarda yaşanmıştır, gerçekte hiç olmamıştır. Bu açıklamalarıyla büyük tepki çeken Baudrillard’e göre kitle iletişim araçları araç olmaktan çok, bağımsız kendilik haline gelmişlerdir. Bireyler her şeyin farkındadır ama rahatlıklarından vazgeçmezler. Televizyonda savaş haberini izlerken felaketlerin acısını hissederler ama televizyon kapandığında savaş da onlar için sona erer. Simülasyon evreni adını verir buna Baudrillard. Her şey görüntüden ibaret ve her şey cansızdır.

platon_caverne1-300x225

(görsel www.philolog.fr ‘da yayınlanmıştır)

Bu metnin yazarı iletişim teknolojilerine karşı değildir ama teknolojinin hayatı nasıl değiştirdiği üzerinde düşünmekten kendini alamaz. Şimdi biraz soralım ve düşünelim dostlar. Bu düşüme pratiğine 2500 yıl öncesinden bize seslenen Platon’u katalım. Devlet adlı eserinin yedinci cildinde idealar öğretisini anlatırken felsefe tarihinin en ünlü benzetmelernden biri olan Mağara Alegorisi’ni yapan Platon, yer altındaki bir mağaradan söz eder. Bu mağarada insanlar insanlar başlarını sağa sola geriye oynatamayacak şekilde zincirlenmişlerdir ve önlerindeki mağara duvarından başka bir ye göremezler. Arkalarında yanmakta olan bir ateş, ateşin önünden ellerinde insan, hayvan şeklinde cisimler taşıyan insanlar geçmektedir. Mağaradakiler, sadece duvara yansıyanları görebildikleri için tüm gerçekliği duvara yansıyan gölgelerden ibaret sanırlar. Oysa zincirleri bir kez çözüldüğünde önce arkalarındaki ateşi sonra da mağaranın dışındaki pırıl pırıl güneşi görecek ve gerçekliğin kendisiyle temas kurabileceklerdir. (2) 

Ekranlarda olup bitenler gerçek hayatta olanlara çok benziyor, hayat ekranlardan bize doğru akıyor. peki TV, bilgisayar ve cep telefonlarının enformasyonu başka bir gerçekliğe dönüştürdüğünün farkında mıyız? Ekranlar, gerçek hayatla aramızdaki bir arayüz müdür? Ve biz, tüm gerçeklere ekranlardan dokunabilir miyiz? Yoksa ekranlar Platon’un mağara alegorisindeki gölgeler midir?

(1)Televizyon Öldüren Eğlence, Neil Postman, syf 8, Ayrıntı yay. 1994

(2)İlkçağ Felsefesi, Yard.Doç.Dr. Serdar Uslu, syf 98, Anadolu Ü.Yay.,2011

 

Reklamlar